Mitoloji, Ütopya, Yaşam Ve Sanat 

Suat Hayri KÜÇÜK /  suathayrikucuk@hotmail.com

Şener Taciroğlu’nun resimlerine bakarken okumayı şehvetle sevdiğim halde hiç ezbere şiir bilmeyen ben Edgar Allan POE’nun şu satırlarını anımsadım:

Ne kadar sık unuturuz, yalnız başımıza

Bakarken evrensel tahtına doğanın, hayranlıkla;

Ormanlarını kırlarını dağlarını

Verdiği güçlü karşılığı aklımıza!

Sanat, özellikle de resim sanatı hiçbir bilime ait olmayan bir nesne yaratma meselesidir. İçinde kendi gerçekliğini inşa ettiği renk, leke ve çizgilerle konuşan bir söylem üretir. Bu söylem, benliğe ve dünyaya imgesel bir sahiplenme, içerme ve müdahil olma biçimidir. Toplumsalı sosyolojik bilginin nesnesi olma tutsaklığından kurtarır. Hegelyen anlamda öznelerarası bilgiyi kendilik üretimine koşar. Kartezyen bilgi öznenin menzilinden sarkarak, toplumsallığa bağlı koordinatlarını toplumsal olanın öncesine ve dışına salınır. Bergson’un dediği gibi “Şeyleri ancak imgeler olarak kavrayabiliriz.” Sanatı algılama ve uygulama biçimlerinden sanatın evrimine, resminin dayanaklarına bakıldığında metalaşma dünyasındaki kefaret uğrakları, dışlanmış izlekleri, anlam süreçlerini zamansal ve uzamsal halleriyle her yer bir metin olarak değil imge olarak üretilir. Metafor gerçek, gerçek ise metafor olur ve yüzeyin altında derin gerçek, metin-dışı bir plastik kültür için bilinç dışı önkoşuldur. Bu bağlamda Şener Taciroğlu’nun resmi zamanın bastırılmasını gerektirir ve şimdiki an içerisinde ebedi olanı yakalama kapasitesiyle tüm şeyler yer ve duruma dönüşüyor. An zamanın sınırı, yer ise durumun eşiği olur. Taciroğlu’nun resimlerinde imgelerin kavramları ve nesnelerine değil temsil edilme biçimine bakmak gerekir. Bu resimlerdeki hakikatle göz göze gelmek için “ne” sorusu değil “nasıl” sorusunun sırtına binmeliyiz. Çünkü ancak eşitler sahiden öpüşebilirler. Ancak sanatçı-öznenin bu türden ediminde Foucaultcu iktidar beden bulamaz ve bu söylemin düzeninde çevrime dahil olamaz. Özne-nesne bölünmesinde öncesine işret eden bir uğrak olan kadınsılık ile bilgiye ve akla sığmazlığıyla resim ontolojik bir akrabalığa işaret eder ve müşterek ütopyalarda köklenirler. Empresyonist ve soyut imgeler olguya, nesneye ve kavrama yaslanmadan bastırılmış arzusunun anlamını olumsuzlamanın ellerinden kurtarır. Taciroğlu’nun resimlerinde teyit edilenlerden biri de günümüz insanının kendi benliği içinde kaybolmadan kendine gelemeyeceği gerçeğidir. Kendini haklılaştırma kaygısı yoktur, çünkü bu resimler kendi etik, politik ve estetik evreninden imgelemektedir.

Kültür polislerinden sanat simsarlarına, akademik vaazlardan politik taşeronlara değin mahşeri bir “entelektüel” kitsch ortamda-zamanda inatla Şener Taciroğlu resimleri “dur, bir soluklan, ruhun sana yetişsin” söyler gibi. Bu görme-gösterme biçimi, sanattaki kurumsal ağırlığın, ortalaması alınmış beğeni ve kabullerin, sloganik bilinç kalıplarının ilksel olanın ipini koparmasıdır. Yaratmanın tanımsız, sahipsiz, soluyan varoluş mucizesi yalın varlık talebidir. Çağın ruhunun sınıflayıcı, sabitleyici söyleminde inşa ettiği anlam-değer hiyerarşisinde sayıya ve hesaba gelmez yapısıyla Şener Taciroğlu resimleri zehirlenecek kadar kültüre saplanmıyor. Üzerine yürüdükçe başkalaşan dağlar gibi Taciroğlu’nun mitolojik esinli resimleri ile bakıştıkça, alımladıkça, uygarlık tarihi boyunca yitirdiklerimizin çağdaş yaralarımıza iyi geldiğini duyumsarız. Doğa boşluktan nefret eder! (Natura abhoret vacuum) diyen Spinoza’ya inat, anlamın düğümlendiği, dilin soluklandığı boşluk, nefretin sağaltıldığı bir agora olur Taciroğlu resminde. O boşluğa yaslanmak ve Heideggerci varlığın macerasını seyretmek sanatsal bir deneyimdir. Makine olmak isteyen Andy Warhol’un aksine uygarlık öncesine ait doğanın şehveti, gizi ve çağrısına kement atıyor. Bir kadının gizli varoluşu ile sanatın gizil içeriği buluşuyor Taciroğlu resimlerinde; tıpkı birbirini hiç görmemiş iki yüksek dağdan akıp bütün taşıdıkları sırlarıyla birbirine karışan iki yabanıl ırmak gibi. Nesnelerin maskesindeki öykü olarak tüm fetişlerden kurtularak, temsili vücuda getiren duyu, iz ve kod, bilicin ilksel formu olan imgenin çeperi ve çekirdeği oluyor. Bu aynı zamanda varolmayanın akılda tutulmasıdır. Mekanın hafızası olarak zaman entropi yasasını ihlal eder, tıpkı aşk gibi; sahip olunmayan şeyin armağan edilmesi gibi insan da Tanrı’nın imgesine dönüşür. Bu açıdan da Bergson’un zaman algısından Proust’un istemsiz hafızasına geçilir ve bilinç askıya alınır, geçmiş burada ve şimdi kılınır. Husserl’in dediği gibi bu resimlerde bilinç sabitlenmez, bu imgelerin temsil ettiği şeylere doğru itilir, bir nesne olarak imge bilinci aşar. Yani Şener Taciroğlu’nun sanatında imge bilinçte değildir; imge bilinçtir. Yaratma edimi kendi gerçeğine sızar, varoluş içinde saklanır.

Resim karşısında zorlu bir anlamlandırma meselemiz vardır. Yaşantı ve bilinç niteliğimizde asıl kırılma-sıçrama yaratan şey bakışa teslim olmayan katmanlarıyla orada, karşımızdadır, fakat kendini esirger. Sanatsal ve düşünsel anlamı ve değeri yapıtın bu açık kışkırtıcılığıdır. Umberto Eco’nun “Açık Yapıt” olarak kavramsallaştırdığı bu durum, sanat eseri karşısında onu deneyimleyen bizlerin de bu deneyimi ve dolayısıyla yaşamımızı bir sanat yapıtına dönüştürme imkanı tanır. Şener Taciroğlu’nun resimlerine görmenin sorumsuz konforundan feragat ederek baktığımızda, Jacques Ellul’un “Görme, dünyanın merkezi haline getirir beni, Görmeyle kavranan gerçeklik her zaman dayanılmaz bir şeydir.” Dediği dayanılmazın yaşamsal değerini hatırlarız. Bakış nesneye karıştığında olay nesneye ve imgeye dönüşür, süreç biçimde açımlanır. Genesis (oluş) malzemeyle hesaplaşma ve biçimsel tezahür olanakların gerilimini boşaltır. Derinlikte görülecek bir şey bırakmaz.

Varoluş karşısında estetik mesafe iyi ayarlanmalıdır. Ne yaşamdan yoksun kalmak ne de yaşama maruz kalmak iyi gelmez sanata ve sanatçıya. Bir kavramı tam olarak karşılayan, kuşatan ve içeren bir imge mümkündür. Fakat bir imgeyi bir kavramla karşılama çabası kişiyi şizofren yapar. Bu bağlamda Şener Taciroğlu’nun resimleri de gidimli dille kat etmek elbette imkansız. Bu gece ve gündüzün yıldızlarla ilişkisiyle analoji oluşturur: Gün tek bir güneş görür, gecenin ise milyonlarca güneşi vardır!

Şener Taciroğlu’nun resimlerine Derrida’nın Dekonstrüksiyon (yapısöküm) kavramı ve yöntemiyle bakmakta yarar var. Bu okumada metafizik düşünce geleneğinde logos-merkezci ve düalist bir epistemoloji içerisinde varlığın ve hakikatin mevcudiyet formuna indirgenmesine itiraz ve bağlamsallık, ilişkisellik ve içsel zaman bilincinin olası kıldığı zuhur etme ve olagelme kipinde bir varlık anlayışına denk düşer. Sanat eserinin deneyimlenmesinde, alımlanmasında varlığın ifşa sürecine paralel bir evrende tezahür eder. Bu aynı zamanda tefekküre dayalı düşünme biçimini ajite eder. Özne-nesne dikotomisine yaslanan makbul bilginin ele geçiremediği varlığın kanılarla (doxa) zaman ve mekana açılan imgeler yazı dilinin tatmin olduğu yerde iştahlanır. Yüzeyin hakikati olarak sanat için idrake yakındır. Bunu idrak ederek Şener Taciroğlu resminde hakikatin özü, her türden doğruluğun içsel imkanının da temeli olan özgürlüktür. Bu bağlamda Heidegger bizi kışkırtır; “Bir sanat eseri nedir ki hakikat ondan zuhur etsin?” diye sorar. Sanat eserinin dünyası kendi içinde mevcuttur ve kendi varlığında kendini sunar. Hakikat varlığın olayı olarak mevcudiyeti zorlar. Taciroğlu resimleri karşısında düşünümsellik bizi ikamet ettiğimiz mekana ilk kez sokar.

Simmel, insanın, sınırları aşan bir sınır-varlığı olduğunu söyler ve köprüye yerleştirir. Bu da yapıtın mesafe ile bağ, reddediş ile onaylama arsındaki gerilimli varoluşunu işret eder. Sanat yapıtı bu işaretlerle karşı-imgelerin yurt bellediği evrene sosyal formları sorgulayan formların bulunduğu uzama çeker. İmgelerde ikamet ettiğimizi sezeriz böylece. Toplumsal sınıfların kendini ürettiği eklemlerdeki gediklerin ürünüdür ve görünmez süreçlere biçim verir sanat. Godard’ın dediği gibi “sınıf mücadelesi bir imgenin diğer imgeyle mücadelesidir!” ve zihni burkulma yaratır.

Bütün değerlerin anlamdan yoksun kaldığı bir çağda mitoslar, bilinç evreni algılamakta yetersiz kaldığında ürettiği savunma mekanizmalarıdır. Fakat bu mitolojilerin ilksel doğasıdır ve ardımızdadır ve sanatsal bir boyutu yoktur. Ütopik ve sanatsal olan ise geleceğe inşa edilmiş arzumuzun nesneleri ve bu nesnelerle muhtemel ilişkimizi içeren yeni mitolojidir. Bu noktada sanat bir mekan, zaman ve varlık kipi olarak kökeni hedefe yerleştirir. Kişi soyutlandığı nesneyle ilişkisini imgesiyle kurmaktadır. Artık mitoslar imgelerdir ve an’a direnip zamana yayılır. Zaman ve mekan birbirine sızarak varlığı yalar. “Siegfried Ormanda”, “Simurg’un Mekanı”, “Varoluş” ve “Sonsuza Doğru” adlı dört alt başlıktan oluşan ve mottosu “Mitolojilerden sonsuzluğa” olan, Beylerbeyi Sarayı’ndaki son sergisi ile bu maceraya tanık ve müdahil olduk.

Taciroğlu varoluşsal gerilimini mitoloji ve sonsuzlukta sorguluyor. Wagner’in operasına da esin veren Siegfried, Kuzey Avrupa Mitolojisi’nde Tanrı Wotan’ın birbirine aşık olan iki kardeşin aşk çocuğudur. Siegfried, zayıfların yanında, tanrılara kafa tutan, özgürlüğü sembolize eden bir kahramandır. Serginin bu kısmını oluşturan resimlerdeki form ve renkler mitolojik anlatılarla birlikte düşünüldüğünde mekan deneyimimize sığmıyor. Empresyonist form ve renk yorumu adım adım soyut muhayyilemize dokunuyor. Organik doğa geometrik formlarla felsefeye doğru meylediyor. Bu kısımdaki imgeler hem çok tanıdık hem olanaksız bir yer ve durumu ima ediyor. İkinci  bölümdeki resimlerin oluşturduğu Simurg’un Mekanı ise doğaya dönük görme biçimimize Nietzscheci bir üstün insan ile Foucaultcu Panoptikon noktası sağlıyor. Sasani, Pers ve İran gibi köklerden gelip günümüz İslam kültüründe anlamını sürdüren ve yaratılışın üç evresini yaşamış  bir bilge olan, güç, özgürlük ve güzellik simgesi  Simurg’un gözleriyle görme deneyimi sağlıyor. Sanatçının Varoluş diye adlandırdığı üçüncü bölümdeki resimlerde bilinmezlik, sonsuzluk, irade, vicdan, kavranmazlık, form verme arzusu ve arayışı ilksel olana dönüş, düşme, tırmanma, uçma ve sürüklenme metaforlarının görsel izdüşümleri. Sergideki resimlerin dördüncü bölümü olan Sonsuza Doğru’da ise korku ve cüret, umut ve kaygı, hiçlik ve varlık, parçalanma ve kristalize olma gibi ruhsal hallerin birbirinin yakasına yapıştığı bir varoluşun muhtemel mekanları geometrik ve akışkan bir görsel macera.